Naif Karabatak'ın yazısı...
Kılıçdaroğlu’nun Halefi Kim?
Komplo teorisi hakkında üç farklı düşünce yapısı var. Birinci kategoridekiler, komplo teorisine inanmaz, safsatadan başka bir şey olmadığını, amacın yönlendirme olduğunu söylerler…
İkinci gruptakiler, her şeyin komplo teorisiyle hayata geçirildiğini, iplerin hep karanlık kişilerin, dış ülkelerin elinde olduğunu söyler, olabilecekleri önlemek için yapılacak bir şey olmadığına da inanırlar…
Üçüncü kısımdakiler ise bir yere kadar komplo teorisine inanır ama teorinin hayata geçip geçmemesine karar vereceklerin de, bizler olduğunu söyleyerek, “şeytan eşer kendi düşer” veya “onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var” diyerek, komplo kuruldu diye hayata geçeğinin garantisinin olmadığına inanırlar…
Doğrusu ben üçüncü gruptanım…
Ama sürekli bir komplo, bir tezgâh içerisinde olduğumuz da yadsınamaz…
Ne birinci gruptakiler gibi “vurdumduymaz”, ne ikinci gruptakiler gibi “takıntılı” olmaya gerek yok. Hesabı olanlar varsa, herkesin de bir iradesi vardır. Ama bu her zaman gerçeğe dönüşmez, “alışmış kudurmuştan beter” olanlar, amaçlarına ulaşmak için her yolu denerler.
Bu kadar uzun girizgâhtan sonra gelelim yepyeni, gıcır gıcır komplo teorisine…
Kimi çevrelere göre son yılların parlayan yıldızı Süheyl Batum’dur… (Burayı, “parlatılmaya çalışılan yıldızı” şeklinde düzeltebilirsiniz.)
Hani çiçeği burnunda CHP Genel Sekreteri…
Önder Sav’ın koltuğuna kurulan kişi…
İsterseniz kısaca Süheyl Batum’un kim olduğunu, buralara nereden geldiğini, nasıl bir düşünce yapısında olduğunu analiz ederek başlayalım…
Başarılı bir eğitimden geçen Batum, doçentliğini “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri”, profesörlüğünü ise “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye” başlıklı tezleriyle aldı…
Hayat çizgisinin aksine, yazdığı bütün kitaplar, anayasa, hak, hukuk, Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, çağdaş anayasa.. gibi konuları ihtiva ediyor…
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dekanlık ve aynı üniversitede rektörlük görevlerinde de bulundu…
Sonra “yazar” oldu, Vatan Gazetesi’ne geçti…
Sıkı ve uslanmaz bir ulusalcı olarak fikirlerini okurlarıyla paylaştı…
Ergenekon sürecinde ise birden bire “gönüllü avukat” oldu, tıpkı CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal gibi…
Adı, Encümen-i Danış’ın Demokrat Parti’ye genel başkan olarak düşündüğü iddialarıyla gündeme geldi…
Sonra Encümen-i Danış, DP’ye başka isim buldu, gözler CHP’ye döndürüldü…
Kaset skandalıyla bir anda koltuğundan olan Deniz Baykal’ın yerine “alelacele” Kemal Kılıçdaroğlu oturtuldu ama “Önder Sav’ın eli üzerinde” olmak şartıyla…
Baykal gidince, Süheyl Batum, “yakalanan rüzgâr”ın esintisine kapılarak(!) CHP’ye geçti…
CHP’ye MYK kararıyla girmiş, Kılıçdaroğlu genel başkan seçilince de Parti Meclisi üyesi olmuştu…
CHP’liliği, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık süresiyle eşdeğerdi. 5.5 ayda, birden bire Genel Sekreterlik koltuğuna oturdu, hem de neredeyse yarım asırlık Önder Sav’ın yerine…
Yazarlığı PM’ye girdiğinde değişti. Önce Cumhuriyet Gazetesi’ne geçti, Sonra Cem TV’de Ali Sirmen ile “Ayıptır Söylemesi” adlı tartışma programı yapmaya başladı. (Ayıpsa söylemesinler)
Sivri dilliydi, hakaret etmekten çekinmezdi.
Sanatçı, siyasetçi, başbakan, cumhurbaşkanı demeden şık olmayan yakıştırmalarıyla hep tepki topladı…
Özgür tercihini açıkladı diye Minik Serçe Sezen Aksu’ya “sazan” diyebilen yapıda birisiydi…
Doğrusu siyasette henüz çömezdi ama Genel Sekreterlik koltuğunu da kaptı. Böylece orada “olgunlaşacak”tı.
Zaten Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da olsa olsa bürokrat olurdu. Seçime giderken genel başkan değişmek akıl kârı değildi. Acelesi de yoktu. Hele bir olgunlaşsın, hele bir siyasete alışsın, hele bir polemikleri yerli yerinde kullansın…
Nasılsa CHP’nin iktidar olma şansı yoktu…
O zaman, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da statükonun yılmaz savunuculuğunu yapmalıydı. Bu rolü, Baykal, kaset skandalına kadar iyi götürdü. Sonra “demokratikleşme, memokratikleşme” diyerek işi rayından çıkardı…
Hele ki, kaset skandalı kendiliğinden(!) patlak verdi…
Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulması sürecine denk gelmesi nedeniyle de “kaset propagandası meydanlara inmesin” diye Baykal gözden çıkarıldı…
İki arada bir derede Kemal Kılıçdaroğlu bulundu. Hazır İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini de kaybetmişti. Kaybetmeye alışkın olduklarından bunu “büyük başarı” diye lanse edebilmişlerdi…
Ama 2011 seçimlerinden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’yla devam edilmesi mümkün değildi. O da hemen “demokratlıktan memokratlıktan” bahseder olmuştu. İki de bir Önder Sav’ın “höst” demesi de işe yaramadı. Ergenekon’un “gönüllü” avukatlığını da hepten savsaklamıştı…
O zaman yeni genel başkan hazır olmalıydı…
2011 seçimlerinin hemen akabinde “kötü sonuçlar”ın faturası Kılıçdaroğlu’na kesilmeliydi ve Süheyl Batum’un makamı hazır hale getirilmeliydi…
“Yok canım!” diyenler mi var?
Halep burada değilse, arşın en geç Temmuz ayında burada…
O zaman CHP’nin Genel Başkanlığı koltuğuna kimin oturacağını hep birlikte göreceğiz…
Dikkat edin, Süheyl Batum, Genel Başkanlığa hazırlanmıyor, genel başkanlığa hazır hale getiriliyor diyorum…
Benimkisi “kurgulanan oyunu” sadece senaryo şekline getirmek…
Siz yönetmene bakın, oyuncuların rollerine uygun davranıp davranmadığına karar verin yeter…
ETİKETLER :
CHP Kemal Kılıçdaroğlu Önder Sav Süheyl Batum Naif Karabatak