Her Telden Her Dilden
Naif Karabatak
Tuncay Okutan’a “En iyi bağlama cezaevinde öğrenilir” dendi diye
“Bağlama öğrenmek için suç işlemeyi bile düşündüm”
Giriş
Tuncay Okutan, -klasik tabirle ama bire bir örtüşen şekliyle- Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir sanatçı. 1983 yılında Adıyaman’ın Besni ilçesinde doğdu. İlköğretim ve lise tahsilini Besni’de yaptı. Üniversite için Malatya’ya gitti ama eğitimini yarım bıraktı.
Eğitimini İstanbul’da devam ettirme ısrarı, onun müzik aşkından geliyordu. Daha konuşmayı yeni öğrendiğinde müzikle de iç içe olmaya başlamıştı. Bağlama aşkı ona neler yaptırdı neler. Hatta neredeyse adam vurmayı, suç işleyip hapse düşmeyi bile düşündü.
Bunu söylerken acı acı gülüyor Tuncay Okutan, bir zamanlar neler düşündüm diyerek. Sonunda öğreneceği yer bulamayınca inşaat telinden yapma bağlamasıyla vurdu sazın tellerine. İyi bir müzik kulağı vardı, yanık sesi de üstüne geldi. İstanbul’a gittiğinde Unkapanı’na gidip, “bana bir kaset yapın” demek yerine müziğin ruhuna inmeyi denedi.
Okudu, araştırdı, tartıştı, tartıştırdı, proje üretti ve en önemlisi bunları hayata geçirdi. Sadece sanatçı yönüyle değil, insani yönüyle, beşeri münasebetleriyle de gönüllerde taht kurmasını bildi. Tuncay Oktan, aslında çok güzel işlere imza attı ama onun da diğer sanatçılar gibi handikabı vardı…
Tuncay Okutan’la memleketinde, Besni’de, Besni tavasını yedikten sonra konuştuk. Fotoğrafta masada duran ise Besni üzümü, bastığı ve cevizi. Hem Besni’nin tadına doyulmaz lezzetlerini yedik, hem de müziği, hayatı konuştuk.
Konuşma kaydını kızım Sümeyye çözdü, fotoğrafları ise sevgili dostum M.Sait Yıldırım çekti, her ikisine de teşekkür ediyorum.
Bu söyleşiden birileri rahatsız olacak ama olsun, birlikte okuyalım…
***
Bu çocuk ileride şarkıcı olacak
-Söyleşimize çok klasik bir soruyla başlayacağım, müzik aşkınız ne zaman ve nerede başladı?
Kendimi bildim bileli var ama hissetmem ilkokulda oldu. Öğretmenimiz “türkü söyleyecek kişi ayağa kalksın” dediğinde ben kalktım. Sonra da sesim beğenildiğinden olmalı, her zaman ders sonunda öğretmenimiz türkü söylememi isterdi. Sonra ben çok küçükken amcam bağlama çalardı onun yanında türkü söylerdim. O zamanlar yakınlarım “bu çocuk ileride şarkıcı olacak” derlerdi.

-Müzikle ilgili bir eğitim aldın mı?
O dönem almadım. Yani 12 yaşına kadar hiçbir müzik eğitimi almadım. Fakat ondan sonra “bir saz kursu açıldı” dediler. Gittiğimin ikinci günü saz kursu kapanmıştı. Kaçırdım…
Bağlamayı un çuvalına koyup götürürdüm
-Türkü söylemen, bağlama çalman nasıl karşılanıyordu. Hani yöremizde söylendiği gibi “gevende” suçlamasıyla karşılaşıyor muydun?
Ben bağlamayı un çuvalına koyup götürüyordum sırf “gevende olacak, düğüncü olacak, sana kimse kız vermez” diyorlardı diye. Tanınmış bir ailenin ferdi olduğumdan “şunun oğlu elinde sazla geziyordu” derler diye.
-Ama o şekilde, o kaygıyla sanat yapmak zor olsa gerek…
Zor elbet. Hatta hiç unutmam, çocukluk arkadaşlarımla mahalle mahalle gezerdik, ben darbukayı elime alırdım arkamda kırk tane çocuk gezerdi, çala çala gezerdik. Bu bir heyecandı, bu sanata eğilimdi.
-Saz kursu kapandı, bağlamayı nerede öğrendin?
Saz kursu kapanınca adeta yıkıldım, moralim çok bozuldu. Bir süre emanet bağlamalarla öğrenmeye çalışıyordum. Benim tek telli bir sazım vardı, teli de inşat teliydi. Merakımı görenler beni yönlendirmeye çalıştı, “falanca öğretir” dediler ben de ona koştum.
Adamı vurup, hapse girmeyi düşündüm
-Ders alabildin mi?

Adam bana “Bağlamayı ben hapiste öğrendim evlat, sen nasıl öğreneceksin?” deyince o heyecanla adamı o anda, orada vurmak geldi içimden. Vurayım da gidip hapiste bağlama öğreneyim. (Gülüyor)
-Bağlama veya türküyle ilgili aileden destek mi vardı, baskı mı?
Aile baskısı vardı tabi. Çünkü ailem “okuyacaksın okuyacaksın bırak bu işleri” diyordu haklı olarak. Ben de gizli gizli saz çalıyor, türkü söylüyordum. Hatta ailemden habersiz düğünlere giderdim mesela. Düğünlerde bağlama çalmaya başladım, eğitimini alamayınca kendi kendime, deneye deneye öğrendim.
-Ama baskıya rağmen de okumadın, İstanbul’a gittin.
Yok, İstanbul’a albüm yapmak için değil, eğitim almak için gittim. Tabii okumaya gidiyordum ama benim niyetim müzik eğitimi almaktı.
-Alabildin mi?
Evet bir enstitüde, Azerbaycanlı olan işin duayenlerinden eğitim alıyorum.
-Okul kaldı tabii…
Liseyi bitirdim, Malatya İnönü Üniversitesi Elektrik Bölümünde bir yıl okudum, İstanbul’da müzik eğitimi alacağım düşüncesiyle yarıda bıraktım.
-Neden İstanbul, illa da İstanbul gerekli mi?
Müzik bir sektördür ve sektörün kalbi de İstanbul’dur.
Sanatçı üretendir
-Siz müziğin eğitimini alıyorsunuz, eğitim veriyorsunuz, araştırıyor, inceliyorsunuz. Yani siz doğup büyüdüğünüz yöredeki “gevende” tabirinin çok dışında sanat icra ediyorsunuz. Bu ikisinin ayrımını yap desem nasıl yaparsın?
Sanatçı üretendir. Kendisine bir şeyler katmış, ülkesine, toplumuna bir şeyler katmış ve ismini tarihe yazdıracak kişidir ya da yazdırmıştır. Sanatçı budur. Ama “gevende” de bir kültürdür bence. Elbette onlarda sanatkârdır, ayrıştırmamak lazım. Onlarda kültürümüzün bir parçasıdır sanatımızın bir parçasıdır sonuçta.
Gevende tabiri, ötekileştirmedir
-Aslında bu ayrışmayı yapmanı isterken şunu öğrenmek istiyorum, “biz kendi sanatçımıza gevende muamelesi mi yapıyoruz” diye.
Bu ötekileştirmedir. Kesinlikle size katılıyorum. Bunu yapmamak lazım. Ötekileştirilmişler diyorum bu adamlara.
-Gevende olmazsa ne olur?
Kültürümüzün önemli bir parçası eksik olur. Akşam birkaç düğün gezdim, gözüm davul zurna aradı ama yok. Hep elektronik dediğimiz olay var. Bir bateri, bir elektrosaz çalıyorlar. Ben buna çok karşıyım, kültür yaşanmalıdır/yaşatılmalıdır. Oysa davul zurnanın yeri ayrıdır. Babalarımızın atalarımızın düğünleri hep davul zurnayla oldu.
-Bir arz talep meselesi değil mi bu?
Aslında burada ayrımcılık yapılmış. Mesela bütün alışveriş merkezlerinde yabancı müzikler çalınıyor. Bizden bir şeylerin de olması lazım.
-Müzik adına neler yapıyorsunuz?
İlk başta sevgili Nevzat Bayhan’ın (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü) destekleriyle bir türkü gecesi yaptım. Hani kendimi ispatlamak istiyordum hatta bir albüm yapmayı düşlüyordum. 2004 Nisan ayında bir türkü gecesi yaptım. Geniş katılımlı bir gece oldu.
-Sanatını kitlelere ulaştırdın yani…
Evet, Tuncay Okutan’ın yaptığı sanatı 5 bin kişiye ulaştırdım.
-Sonra…
Arkasından Nevzat beyin isteğiyle Korolar Koordinatörlüğü yaptım. Bir müddet sonra yaptığımız işler çok beğenince yeni projelere atıldık.
-Neler var?
Bunların içerisinde mesela ilk çocuk şarkıları diye kafamda bir proje vardı. Çocuklarımız neden türkülerimizden uzak kalsın diye düşünerek ben bunu geliştirdim ve on dört tane çocuk şarkısını bir albümde topladım ve 2007 yılında dinleyiciye sundum en çok satan albüm olmuştu.
-İçinde neler vardı?
İçerisinde çizgi film, boyama kitabı, bir nevi eğitim seti olarak düşündüm.
-Yedi bölgeden yedi tepeye türküler de vardı?
Evet, çocuk albümünden sonra “Yedi Bölgeden Yedi Tepeye Türküler” diye bir proje yaptık. Bunu yedi bölgede, kendi bölgesinde ünlü olmuş sanatçılara kendi bölgesinin türkülerinden ikişer tane türkü okutturdum. Mesela bende o zaman “Gönül Gurbet Ele Varma” türküsünü okudum.
-Doktor değilsiniz ama müzikle terapi için de çalışmanız olmuştu.
Osmanlı döneminde müzikle terapi benzeri bir proje. Mesela İstanbul’da yaşayanlar olarak İstanbul’a artık yerleşmiş insanlar olarak trafik sorunu, gürültü vs. her şey aldı başını giderken müzikle şifayı araştırdım. Prof.Dr. Ruhi Ayangil ile beraber ondan destek alarak Osmanlı döneminde müzikle terapi varmış dedim ve oturduk, araştırdık, kitapları inceledik. Özellikle padişahların dinlediği, psikolojik rahatsızlıkları olan insanlara dinlettirdikleri enstrümantal eserleri bulduk ve yeniden besteledik. Yeniden besteleyince bir albüm çıktı meydana. İsmi de ‘Musiki Şifa’ oldu. Ve İstanbul’da müzik marketlerde en çok satan albüm Kültür A.Ş markasıyla sunuldu.
-Sürekli üretiyorsunuz, başka ne var?
“Yedi Bölgeden Yedi Tepeye Ustalar” diye bir çalışmam var. Mesela bir örnek vereceğim Halil Karaduman, kendisi Urfalıdır. Kanun diyince ilk akla Halil Karaduman gelir. Mesela keman. Keman diyince akla Adnan Karaduman gelir bu da onun ağabeyi. Yedi Bölgeden Yedi Tepeye derken sonuçta bu insanlar kendi bölgelerini bırakmışlar ve İstanbul’a yerleşmişler. İlerde gelecek nesillere ne aktarabilirler bunun peşindeyiz aslında.
Sürekli üretmek istiyorum
-Yaptığınız projelere bakınca sadece müzik yapmıyor, müziğin ruhunu okumaya çalışıyorsunuz. Eski zamanda ne yapmışlar, ne etmişler, yani bir şekilde araştırmacı müzik eğitmeni gibi bir konumunuz da var…
Zaten benim amacım bu işi profesyonel anlamda yapmak. Benim başka işim yok. Bu sanatı icra etmeye gönül verdikten sonra bir Adıyamanlı olarak sanatı tamamıyla yaşamayı, bütün sanat kollarıyla ilgilenmeyi ve sürekli bir şeyler üretmeyi istiyorum. Çünkü sanatçı üretendir.
-Kimlerle çalışıyorsun?
Hocam Azerbaycanlı Cavit Murtezaoğlu, kendisi, sağ olsun bu konuda beni çok geliştirdi ondan da destekleri aldım. Yani demek istediğim şu sanatçı bir gün bu dünyadan göç ettikten sonra arkada bıraktıkları olmalı. Mesela bunda benim örnek aldığım kişiler arasında bir tanesi Ahmet Kaya, sesini sanatını çok beğeniyorum.
-Sesinizi de ona benzetenler var.
Evet hatta geçen bir konserimde dinleyicilerimizden bir tanesi geldi sarılarak ağladı bana çünkü Ahmet Kaya iyi bir ses, iyi bir sanatçı, aynı toprakların insanıyız sonuçta
Asıl bölücü Çatal Bıçak Atanlardı
-Ve aynı acıları…
Kesinlikle. Çünkü Ahmet Kaya’nın serisi vardı. Ben küçükken dinlerdim. Ahmet Kaya tabiî ki ölmedi, bizimle yaşıyor o. Örnek aldığım kişiler Mahsuni Şerif mesela gerçekten önemli faktör.
-Sesin Ahmet Kaya’ya benziyor, sen de seviyorsun tepki var mı. Hani şu çatal bıçak atanlar gibi düşünenlerden…
Olmaz mı, Ahmet Kaya türküleri söylediğimde, “neden ondan söylüyorsun o bölücüydü” diyorlar. Asıl bölücüler çatal bıçak fırlatanlardı. Şimdi ne kadar yanlış yaptıklarını anladılar. Çünkü bu bir sanatçıya yapılmaması gereken şeyler. Ben Ahmet Kaya’dan da okuyabilirim Mahsuni Şerif’ten de, bir bütündür zaten. Ona bakarsan bu ülkenin yüzde 98’i de Ahmet Kaya’yı dinliyor, hem de zevkle.
-Neden?
Çünkü onun ezgileri, onun sözleri yaşadığımız şeyler. İçinde aşk var, heyecan var, acı var. Gurbete giderken gözyaşı dökmedik mi? Ahmet Kaya bunları söylüyor, kötü bir şey değil bu. Ezilmişliği savunuyor…
-Anadolu’dan giden sanatçılar için derneklerin önemi büyük. Derneklerle aran nasıl?
52 dernekle 2 vakıfla ilgileniyorum, orda da söylüyorum. Açıkçası şehrime ne katabilirim, ne üretirim derdindeyim ben. Yoksa gittiğim konserlerde çok şükür beni seven bir kitleyle karşılaşıyorum. Sonuçta İstanbul zor bir şehir, ben bunun acısını da yaşadım. Burada insanları bir yere getirmek zor. Yani bugün konserim var deseniz herkesin işi gücü zaten başından aşkın. Ama çok şükür benim konserlerim dolu dolu geçiyor. Mesela İstanbul’da Yerebatan Sarnıcı’nda her ay resital yapıyorum. Yoğun talep var. Sadece bağlamayla değil de bir kabak kemaniyle bir konsept oluşturduk Anadolu türküleri söylüyoruz
-Kaç albümün var?
İki tane albümüm var. Albümü yaptım çıktım ben. “Adıyamanlıyım” demekle olmuyor bir şeyler katmak lazım kendine.
Müzik dışında, müzik yapıyorum
-Tek telli sazdan kabak kemaniye kadar gittik başka neler var?
Enstrüman olarak klavye dediğimiz bağlama yanında çalınan daha açığı org, biz bunu batı müziği piyanoyu icra ediyoruz. Onun dışında vurmalı, zilli, bağlama telli ailesinin hepsini gitar bunun içerisinde zaten. Yani tamamıyla müzik.
-Müzik dışında ne yapıyorsun?
Bazen ben de kendime soruyorum “ben müzik dışında ne yapıyorum” diye bakıyorum yine müzik yapıyorum. Çünkü bütünleşmek lazım yaşamak lazım, yaşadığını ulaştırmak lazım. Ben yaşadığımı size ulaştırabiliyorsam bu bana yeter.
-Klipte yaptın, masraflı değil mi?
2 tane klipim var. Ortalama iki klipe 50 bin lira gitti.
-Cebinden harcadın?
Kendim harcadım
Birileri rahatsız olacak ama olsun
-Peki televizyonlarda yayınlanma oranı nasıl?
Bu soruya cevap verirsem birileri rahatsız olacak ama olsun. Çünkü bizden sonraki bu işe baş koymuş gerçekten yetenekli arkadaşlarımız var. İmkansızlıklardan dolayı sanatını icra edemiyor.
-Nasıl?
Mesela bir klip çekiyorsun, çok iyi bir yönetmenle işini iyi bilen bir yönetmenle çalışmak zorundasın. Bunun dışında günde kaç defa gibi bir tabir kullanıyorlar müzik kanalları.
-Nasıl yani?
Klipinin yayınlanması. Günde dört defa yayınlanırsa bir ayda on bin dolar ediyor.
-Televizyon sana değil, sen mi televizyona ödüyorsun?
Elbette parayla belirleniyor bunlar. Yapmış olduğun iş ne kadar iyi olursan ol. Mesela ben sanatımı büyük kitlelere duyurma isteğim var.
-En tabii hakkın ama konserler de var.
Tamam konser veriyoruz, derneklerin, vakıfların etkinliklerine katılıyoruz, tamam ama ben ulusal anlamda diyorum, yurtdışında yaşayan bir çok gurbetçimiz var. Mesela benim Gönül Gurbet Ele Varma diye bir türküm var. Buna klip çekmek istiyorum ama biliyorum ki yayınlatma aşamasında bunu yayınlatamayacağım.
-Neden?
10 bin dolar 15 bin dolar gibi bir rakam istiyorlar ve sanatçının hevesi kalmıyor, güveni azalıyor.
Sanatın bedeli olmaz
-Sanatın bedeli olur ama böyle mi?
Sanatın bedeli olmaz tamam ama bu rakamlar bizi yoruyor onun için çok heyecan, çok azim olmazsa dayanılmaz.
-Vazgeçmeyi, boşver buraya kadarmış demeyi düşündün mü?
Çok şeylerim oldu benim, bırakıp gitsem mi acaba dedim, memleketime, ülkeme bir şey katıyorum, katmaya çalışıyorum. Sesim beğeniliyor, yeteneğim
takdir ediliyor bunlar güzel ama baktığın zaman arka planda bir rant var. Belki büyük medya patronları bunun farkında değil, belki de farkında ama arka planda bir rant var. Televizyon programına katılmak için bile para talebi var.
-Konuk olarak katıldığın programlara mı?
Evet, bir programa çıkarsan bin lira, iki programa çıkarsa iki bin lira gibi komik komik teklif getirenler var. O zaman burada ne oluyor diye düşünüyorsun. Demek ki parasını veren herkes her programa çıkıyor diyorsun.
-Hayatın her alanında olduğu gibi bunda da bir yozlaşma var gibi…
Şimdi zaten ülkemizde müzikteki yozlaşmayı görüyoruz, parayı veren düdüğü çalar misali. Parayı her veren hani söylemeyi bilese yanmayacağım. Kimleri söylesem ki… İşte bir şekilde birilerinin vasıtasıyla bir yerlere gelmeye çalışıyorlar. Adam sesinin tonunu bilmiyor ama parası var diye iş yapıyor. Çok tanıyorum öyle iş adamı-sanatçıları; parası var diye klipini müzik kanallarında döndürebiliyor. Parası var gücü var.
Ver parayı gir top 10’a
-Bu biraz arz talep meselesi galiba. Alıştırmaya bağlı. Birileri verince sen de vermek zorunda kalıyorsun. Bunda da ahlaki sorun olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
Şimdi tabii ki ahlaki durum var. Bazı sanatçı dediğimiz kişiler kendilerine güvenemediği için ya da söyleyemediklerin için parasının gücüyle bir yerlere gelmeye çalışıyor, olay bunda. Doğru, hani herkesi programa çıkartmamak için para talebinde bulunuyorlar. Ama burada kurunun yanında yaş da yanıyor. Düşünün Kral TV’de her gün bir klip gitse bunun içinden iki tanesi başarılı olursa iki tane başarısız.
Adama orda ne yapacağını şaşırarak bunu yayınlamasak en iyisi biz para isteyelim bundan diyerek önüne geçmeye çalışacaklar ama adam parasını gücünü elde etmiş bir şekilde yayınlatacaktır. Bu yüzden ne oluyor, yaptığımız sanata para karışıyor. Ver parayı, gir top 10’a gibi bir çalışma şekli var. Hemşerilerim bana soruyor işte programlara niye katılmıyorsun diye…
Savaşçı yetiştirme, sanatçı yetiştir
-Çıkmıyor musun?
Çıkıyorum çok şükür TRT veya diğer kanallarda çıkıyoruz ama yeteri kadar görünemiyoruz, yaptığımız sanatı yeterince yayamıyoruz. Mesela ben 2004’teki konserimde yaklaşık 15 bin kişi vardı. O kadar kişinin ve hemşerilerimin desteğini alarak gittim İstanbul’a. Büyük bir beklenti vardı; Tuncay Okutan gitti sesini duyuracak. Her sözünden biri Adıyaman olacak.
Bunlar çok önemli şeyler. “Savaşçı yetiştirme sanatçı yetiştir” demiş, ismini hatırlamadığım bir lider. Atatürk’ünde sanatla ilgili özlü sözü var; “Herkes siyasetçi olabilir ama sanatçı olamaz”. Yani desteklemek lazım, burada halkın desteğini zaten görüyoruz da yetkili kişilerden destek istiyorum ben.
-Teşekkürler Tuncay, yolun açık olsun…
Ben de teşekkür eder, tüm okuyucularına selam ve saygılar sunarım.
www.gazeteadiyaman.com
ETİKETLER :
Tuncay Okutan Naif Karabatak Adıyaman Besni Sanatçı Top 1o Bağlama Cezaevi