Naif Karabatak
Bu Arazide Ne var?
Giriş
Yaklaşık bir haftadır “Bu Arazide Ne Var?” diye sizleri merak içinde bıraktığımın farkındayım. Ama bu sürede “arazide ne var?” diye araştırmaya girenlerin olması ilgi çekiciydi.
Hatta fikir yürüten, bir yerlerle ilişkilendiren, “yolsuzlukla” bağ kuran, “arsa spekülatörü” arayan, arazi mafyasıyla ilişki kuran ve daha neler neler?
Adıyaman’da nereye gitsem “O arazide ne var?” sorusuyla karşılaşıyor, hemen akabinde de tahminleri dinliyordum ve elbette ki “pazartesini bekleyin” diyerek soruyu cevapsız bırakıyordum.
Bu sürede şunu öğrendim ki, bu kentte “arazi” ile ilgili bir problem olduğu kesin. Ya da araziyle ilgili bir güvensizlik söz konusu. Çünkü yürütülen her tahmin, arazide bir “usulsüzlük” olduğu yönündeydi ki, bu aslında hiç de iç açıcı değil.
Demek oluyor ki, alımlarda, satımlarda, kiralamalarda, hazine arazilerinin kullanımında ciddi şüpheler söz konusu. Özellikle de kamu kurumlarının veya yıllardır hazine arazisini bir şekilde işgal edenlerin ciddi bir güven sorunu vardı.
Ebetteki bu yazıyı bir haftadır anons etmemdeki esas amaç da zaten bütün bunları gözlemleyebilmek içindi.
Çünkü söz konusu olan bir araziydi, ben arazinin altındakini gündemime alıyordum ama arazinin üstünde sorun olduğunu tahmin eden daha çoktu.

Arazinin üstüyle ilgili tahmin yürütenlerin yanında, “bilgiyi elinde bulunduran” bazı kurumlarda görev yapanların, “arazinin altını” iyi bildiklerinden “bilgilerini satma” yoluna giderek servetlerine servet kattığı da çokça konuşuldu.
Açmam gerekirse, bazı arazilerde diyelim maden var. Bu çeşitli şekilde olabilir. Yeraltı zenginliklerimizi hayal edin o bile yeter...
Sonra bunun “eldeki bilgiyi pazarlama” şeklinde kaça pazarlandığını hesaplayın...
Bu bir suç duyurusu değil, yoğun şekilde ortada dolaşan iddiaların dillendirilmesinden ibaret.
Maksat nelerin olabileceği konusunda fikir teatisinde bulunmak…
Yoksa her kamu görevlimiz “görevini layıkıyla yapıyor” der, çıkarız işin içinden. O zaman Ergenekon gibi örgütlerin nasıl plazlandığı konusunda yanlış kanıya varmış oluruz o başka...
Demem o ki, bazıları “kendisine emanet” olarak verilen bilgiyi “kötü amaçla” birilerine pazarlamaya devam ettikçe bu ülkenin zenginlikleri peşkeş çekilmeye devam eder ve olan her zaman bu halka olur.
Oysa yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz o kadar çok ki, halen yeni yeni tarihi eserlerin, madenlerin, altınların çıkarılıyor olması da bunun bir göstergesi. Henüz keşfedilmemiş o kadar bakir alanlarımız var ki, el değdikçe olağanüstü güzellikler gün yüzüne çıkıyor...
Bazıları da çıkarılmıyor...
İşte bu yazının konusu da bu çıkarılmamayla ilgili...
Bakalım bir haftadır beklemenize değecek mi?
Karapınar’da Bir Karahöyük
Son yıllarda ülkenin birçok yerinde yerden silah ve mühimmat fışkırmaya başladı. Birileri, bir süre sonra yapacağı muhtemel bir darbe için kendince “hazine” saklıyordu. Sonra fışkırmaya başladı, utanılası yüzler bir bir ortaya çıktı.
Bizim konumuz silah ve mühimmat değil ama “hazine”yle alakalı olduğu kesin...
Başka illerde olduğu gibi Adıyaman’da da ellerinde dedektörlerle hazine aramaya meraklı insanlarımızın çok olduğunu biliriz. Belki de çocukluğumuzdan bu yana bizlere anlatılan masallardaki “hazine”nin bizleri cezbetmesindendir. Hani “Açıl susam açıl” dediğimizde açılan bir kapı olsa yorulmayacağız da, nereyi kazacağını bilmeden neyi arayacaksın?
Hani elde bir harita olsa, yarısı yırtık olsa da çıkarız evelallah işin içinden...
Ya tam gözümüzün önündeyse?
Hikâye tarzında anlatılanları ilk duyduğumda gülüp geçmiştim; “yok daha neler?” diyeceğim ama karşımdakine saygımdan sessiz kalmayı tercih ediyordum.
Sonra ilgimi çekmeye başladı...
Aaraştırdım, araziyi gezdim, etraftakilerin tepkisini aldım, ada numarasını, parsel numarasını öğrendim, arazinin ne amaçla hangi kuruma devredildiğinden de haberdar olunca konuyu gündeme almaya gerek gördüm.
Baştan söyleyeyim, buradan sonra anlatacaklarım “tamamen iddia”dır...
Ateş olmayan yerden hikâye çıkar mı?
“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” sözü çok iddialıdır. Bazen ateş olmasa da duma çıkabiliyor. Bazen ateş olsa da olmasa da hayali veya gerçek hikâyeler kulaktan kulağa yayılabiliyor. Bu da öyle bir şey ama ne kadar hayali, ne kadar gerçek, ne kadar gerçeğe yakın işte ona önce siz karar vereceksiniz, sonra yetkililer...
Varsa ortada bir iddia, eğer kafalarda uzun süredir devam eden bir kuşku da hâkimse bunu dağıtma konumunda olanların “kazmayı vurarak” şüpheleri dağıtması beklenir. Yoksa da “vardır bu işte bir iş” kuşkuları kafaları kemirmeye başlar...
Netekim Efendinin Ziyareti
12 Eylül’de “bu halk bana günahını bile vermez, bari ben kendimi cumhurbaşkanı yapayım da görsünler gümnünü” diye demokrasinin ırzına geçen darbeci Kenan Evren, nam-ı diğer netekim efendi ya da “kötü ressam”, 1982 yılında “zorla oylattığı” ve hileyle kendisini cumhurbaşkanı seçtirdiği “anayasanın halkoyuna sunulması” öncesi yurt turuna çıkmıştı.
Uğradığı yerlerden birisi de malesef Adıyaman’dı...
Hani geliyordu bari özgürlükçü birisi, demokrat birisi gelseydi. Minnetle anacağımız birisi gelseydi. Gele gele cuntacı birisi gelmişti...
Adıyaman’a gelişine farklı anlamlar da yüklendi...
Hani halktan “Horoz partisine oy vermesi”ni isteyecekti, halk ise ona inat Anavatan Partisini kuran merhum Turgut Özal’a yönünü dönecekti...
O “eski siyasilere siyaset yasağı” isteyecekti, halk ise yine ona inat onları “özgürleştirecekti”...
Kısaca o ne derse tersini yaparak antidemokratik yönetime demokratça cevap verecekti. Buna rağmen de “silah zoruyla” anayasayı kabul etti. “Aman kabul edelim de bir an evvel defolup gitsinler”den öte bir şey değildi aslında. Bir kısmı korkuyla, bir kısmı defetmek içindi.
Şükür defolup gittiler...
Ardından ona özenen çiçekler çıktı...
Önce 28 Şubat’ta bir özenti içerisine girdiler, sonra 27 Nisanda...
Ve derken “İrticayla eylem planı” çıktı meydane, ıslak imza başlarına iş açtı. Ne güzel çiçek gibi darbe yapacaklardı oysa hem de Ergenekon gibi bir yapılanmanın içersinde oldukları iddiası da vardı. PKK’yla ne güzel dostluk kurmuşlardı oysa “vatanseverlik” aşkına...
Konuyu dağıttım sanılmasın...
Konumuz “Netekim efendi”nin Adıyaman ziyareti...
İddia bu ya, Kenan Evren’in Adıyaman’da valiliğin önünde halka hitap değil de hakaret etmesinden hemen sonra bu araziyi de ziyaret etti...
Karapınar’da...
27179’uncu sokağın hemen altında...
922 (343) ada, 25-28 parselde kayıtlı bu araziyi ziyaret etmesindeki hikmet bir türlü anlaşılamadı. Hani, böyle bir ziyaret var mıdır, yok mudur o da meçhul ya ama hikâyenin en can alıcı noktası da burası işte...
İpek yolunda bir höyük
Bilindiği gibi Adıyaman ipekyolu güzergâhında. Tarihin birçok döneminde kullanılan ipekyolu güzergâhı da genelde ırmağa yakın yerlerden geçer. Yolcuların konaklaması, kolayca su alabilmesi için olsa gerek sulu yerler tercih edilir. Bu arazide işte böyle bir güzergâhta, Eğriçay’ın hemen kıyısında...
Antik Perre’de çıkan hazinelere de bakınca bu güzergâhın önemli bir geçiş yolu olduğu ve önemli hazineler barındırdığı anlaşılıyor.
Araziye ilk bakışta diğer arazilerle farkını görmek mümkün, özenle dizilmiş taşlar gözünüze çarpabilir. Belli bir sırada olan ağaç, mezarmış gibi belirlenen bölüm ve taşların dizilişi dikkatinizden kaçmaz...
Sadece bu değil tabii...
Araziye gelmeden önce eski devirlerde “atları bağlamak için” kullanılan farklı taşlar da size “özel bir araziye giriyorsunuz” intibaını verebilir.
Hazineye ait olan bu araziyi iki yıl önce Adıyaman Kültür ve Turizm Müdürlüğü “Karahöyük” adıyla tescillemiş...
Hani tarihi eser yok, hazine yok, anıt yok ne diye tescilliyorsunuz diye insanın sorası geliyor elbet.
Ama arazide bir höyük var tabii. En azından höyüğe benzer bir şeyler var...
Sırf bu benzeme “tescil için” yeterli mi bilinmez...
Siyah araçla gelen görevliler
Hikâyeye devam edelim...
Bu arazinin tek ziyaretçisi netekim efendi değil tabii...
Belli zamanlarda (bu belli zaman bir kaç ayı geçmiyormuş) nadir bulunan siyah bir araçla gelen askeri mi, sivil mi olduğu belli olmayan bazı görevlilerin arazinin üzerinde bazı aletler gezdirdiklerini, “tamam yerindeymiş” dercesine de çekip gittiklerini anlatıyorlar...
Bu siyah araçlarla gelen garip adamlar kimler, doğrusu her anlatan bunu merak ediyor, ya da arazide ne yapıyorlar, neyin filmini çekiyor, neyin yerinde olup olmadığını kontrol ediyorlar?
Araziyi elde etmek isteyenler var mı?
Elbette bu kadar konuşulan, bu kadar hakkında hikâyeler anlatılan araziye “talipli” olmuş, olmaz olur mu?
Ama “yok” denmiş. Sıradan bir “yok” sanmayın, “yok”un yanında “haddi” de bildirilmiş, nasıl talipli olurmuş muş da muş muş...
Sonra araziyi boş görüp, “Allah bir karış arazi vermemiş, bari şuraya bir şeyler ekeyim de rızkımı temin edeyim” diyenleri de kötü günler beklemiş..
Bu nedenle çevresinde yaşayanlar “bizden bilirler” diyerek araziye “gözü gibi” bakıyorlar....
Uykuları kaçıyor, karabasanlar görüyorlar...
İşte böylece bu arazi yıllarca bomboş kalmış...
Ne satılmış, ne kiraya verilmiş, ne de devredilmiş...
Hazine arazisi ama beş para etmiyor...
Ta ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilene kadar...
Peki, bu arazide ne var?
Bir haftadır beklediğiniz sorunun cevabına geliyorum...
Hikâye bu ya, define avcıları sıkı durun...
Hikâyeye göre bu arazide hazine var...
Öyle böyle değil ama...
Bir devlet başkanını getirip “ziyaret” ettirecek kadar büyük ölçüde...
Belli zamanlarda çok uzaklardan gelip kontrol edilecek kadar da önemli...
Ve “hazine arazisi” diye yıllarca korunması da bu nedenle...
Daha sonra “49 yıllığına kiraya verin” talepleri çok olmaya başlayınca işin içinden çıkmak için “Kültür ve Turizm Bakanlığı’na” karahöyük diye tescilenmiş...
İddia böyle...
Hikâye bu...
Şimdi hazine avcıları boş yere araziye üşüşmesin...
İnanın hikâyeye göre “al başına belayı” türü bir işe girmiş olursunuz.
Peki, bu hazine ne hazinesi?
Hikâyeye göre Osmanlı’nın en büyük hazinelerinden bir bölümü bu karahöyükte saklı...
Bazıları ise Osmanlı’dan çok daha önceki dönemlere ait hazine olduğundan bahsediyor.
Hangi devre ait olursa olsun değeri hesap dahi edilemeza boyutta...
Arazinin üzerinde belli bir düzen içerisinde olan taşlar da bu gizemi güçlendirmek için olduğu söyleniyor. Hatta mezar gibi olan bölümün aslında göstermelik olduğu, hemen altında bir kapak olduğu söylenir durulur...
“Bu kapak açılmalı” der vatandaş...
Altında ne varsa ortaya çıkmalı...
Hiç bir şey gizli kalmamalı...
Ülkenin sahip olduğu zenginlik, yıllarca boş yere yere gömülü bırakılmamalı.. diye dert yanar durur.
Haksız da değiller...
Eğer anlatılanlar doğruysa ve gizlenen bir hazine varsa bu ülkeye yapılacak en büyük hıyanettir.
Yok, eğer anlatılanlar hayal mahsülüyse bir araziyi kazmak çok da zor olmasa gerek.
Bu hikâyenin son bulması, halkın gözünün önünde o araziye kazma vurmakla mümkündür.
Şimdi o babayiğit aranıyor, var mı oraya kazma vurduracak yetkili ve etkili?
ETİKETLER :