Kürt Açılımı ve Yansımaları
Yazarımız Ali Yaşar Son günlerin en önemli konusu Kürt açılımı ve yansımalrını değerlendirdi, Daha önce yaşadığı bir diyalogu paylaştı...
İşte O yazı...
Mart 2009 Yerel seçimler arifesinde, Kürt sorunuyla ilgili kaleme alınmış “Kürtler ne istiyor?” başlıklı bir köşe yazısı okumuştum...
Öyle ya; yürüdüğümüz menzil itibariyle çok hassas ve kritik bir konuydu...
Bir Büyükşehir’in siyasi parti il başkan yardımcılığını da yapan yazarın akıl süzgecinden geçireceğine inandığım düşüncelerini, Güneydoğu coğrafyasında doğmuş, büyümüş ve Türk Milliyetçiliği fikir sistemine ezelî gönül vermiş birisi olarak, doğrusu merak etmiştim...
Giriş cümlesinde: “Bin yıldır Kürtlerle bir arada yaşayan Türk Milleti, bu soruna Kürt sorunu olarak değil Terör ve Kürtçülük sorunu olarak bakmaktadır.” şeklindeki genel tespitine kısmen; müteakiben belirttiği: “...Maalesef Türk Milliyetçileri de bu sorun karşısında yeterli çözüm önerileri sunamamaktadır.” haklı öngörüsüne tamamen katılmıştım...
Kısmen demiştim çünkü; “Boyu Gurmanc, soyu Türkler” başlığı altında Kürt Tarihi ve Dilini gücüm nispetinde ele aldığım inceleme-araştırma yazımda belirttiğim gibi (bkz: http://www.aliyasar.com/v1/makaleler.asp?ID=35) “Türk Milleti” geniş bir kavram olup, birleştirici ve bütünleştirici özelliğiyle tüm Türk boylarını kapsamaktadır. Tarihi belge ve bilgiler ışığında, Anadolu’da yaşayan Kürtlerin Gurmanci/Gırmancı kolunun çoğunlukla Türkmen asıllı olduğunu beyan eden kanaatimi bildirmiştim. Kaldı ki; Gur/Gır kelimesinin Kürtçe “Kurt” anlamına geldiğini açıklamış ve tarih boyunca “Kurt” sembolünün Türkleri temsil ettiğini ifade etmiştim.
Yazar; kaleminin bıraktığı ezber izlerden her ne kadar ifa ettiği görevin caydırıcı etkisini hissettirse de, genel itibariyle yazının iyimser düşüncelerle beslendiğine inanmıştım.
Henüz yazıyı yeni bitirmiştim ki, okuyuculardan gelen ve yönetimce onaylanan fikri temelden yoksun, sığ ve hakaretvâri yorumları görünce tüylerim diken diken olmuş, ürpermiştim...
Neymiş efendim...
Güya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han Muş’ta bir çeşme yaptırmış-mış da, üzerine de şöyle bir yazı yazdırmış-mış:
Kürde fırsat verme Ya Rab, dehle sultan olmasın
Ayağını sıksın çarık, asla iflah olmasın
Vur sopayı, al ekmeği, karnı bile doymasın
Ol çeşmemden gavur içsin, Kürde nasip olmasın...
Hızını alamayan garibe okuyucu, Kürtlerin geneline yönelik küfrün bini bir para yorumunu inci(!) dizerek bağlamıştı:
“Türksen övün, değilsen itaat et”
“En iyi Kürt, ölü Kürttür”
“Eşşeğe Kürt olacaksın demişler. Eşek kırk gün yemek yememiş ve ölmüş. Ama Kürt olmamış.”
Keyfi arenanın diğer ziyaretçileri de, ilk onaylı yorum sonrası algılanan “sövüş serbest” mantığıyla, Kürtlerin varlığını başlı başına sorun bilerek, eteklerinde birikmiş kin ve nefretleri peş peşe ucube sloganlarla döküvermişti ortaya:
“Kürtten olmaz evliya, olsa da sokturma avluya”
Kanatırcasına dudaklarımı ısırsam da söyleyecek söz bulamamıştım okuduklarım karşısında, put gibi donakalmıştım. İnandığım ulvî değerler adına küçük dilimi yutmuş, yüreğimde yanan Ülkü ateşi aşkına utanmıştım. Kötü söz sahibine ait olsa da, yazarın sitesinde kabul görüp onaylanmasını ve genele açık yayınlanmasını içimde ayıplamıştım...
Şöyle bir düşünmüştüm maziyi de; benzer nitelikli, inkâr temelli hezeyan sözler ve aşağılayıcı bakışlar sebebiyle kendilerini dışlanmış kabul ederek güzergâh değiştiren eski yol arkadaşların sureti hayalleri gelmişti gözlerimin önüne, burukça anılara dalmıştım...
Kendime gelir gelmez, dar vakitler gönül deryasında arz-u hâlce soluklandığım mahlasına mazhar YamanTürk gardaşıma sığınmıştım. “Gönlü sığ olandan gönüldaş olmaz” demiş ve inancımı teyit edercesine gün gibi açık ölçümüzü eklemişti: “Etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun dinimiz ve devletimizle, vatanımız ve bayrağımızla kavgalı olmayan herkesi Yunus enginliğinde kucaklarız.” Ruhumun ağırlaştığı o dem; dost derdine hemhal olmuş eren desturunca, kapıldığım kasvetli evhamdan uzaklaşmıştım...
“Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır” diyerek yorumlara açıklayıcı ve biraz da yaşım itibariyle dest-i nazımca kınayıcı cevap verince, iyiden iyiye hedef tahtasında boyumun ölçüsünü almıştım.
Yazıma karşılık aldığım sevgi ve saygı sınırını zorlayan alaylı cevapta; yorumcunun benimle sözde aynı idealleri paylaştığını ve tesadüf ki doğup-büyüdüğüm şehirde yaşadığını okuyunca, “insan sevdiklerine gücenir” misali hafakanlar sararcasına yüreğimi, afallamıştım...
Zayıflık bu ya; gün olur sıradağları devirirsin de, benliğini saran öfkeni yenemezsin... Gem vuramadığım hiddetin tesiriyle telefona sarılmıştım...
Ey dağlarında yalın yürek yürüdüğüm, masum kavgalar verdiğim memleketim!.. Gül fırçalar sürdüğüm kireçli duvarlarına, Nemrut şafağında Turan hayali kurduğum memleketim!..
Haktan yana dünden bugüne kader birliği ettiğimiz dava arkadaşlarımız parti il ve gençlik kolları başkanları duydukları kırılgan sesimin celâlliğinden işin ehemmiyetini anlamış olacaklar ki; onbeş dakika içinde ilgili yorumcuyu bulup, pürtelaş telefona çıkartmışlardı...
Karşımda haliyle ürkmüş genç bir bayan kardeşimizin olduğunu anlayınca şaşırmıştım...
Yanlış anlaşıldığını anlatıp özür dileyince, düştüğümüz umumî vaziyete üzülmüştüm...
Şahsımdan değil, genelleme yapılarak gıyabında günahına girilen vatansever masum Kürtlerden özür dilemesini istemiştim. Böylelikle, kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışan fitne-fesadın yüzüne okkalı bir Osmanlı tokadı atmış olacağını belirtmiştim...
O da sağolsun; muhataplık derecesinde cehaletimi hoş görmüş, özür yorumunu yazmıştı.
Hatta; günler sonra seçimler vesilesiyle gittiğim memlekette tanışmak için arkadaşların yanıma getirdiği ümmî yürek kardeşimize, kapı kapı gezilerek binbir emek karargâha toplanmış seçmen kalabalığı göstererek; “Aynı kıbleye yönelmiş bu insanlarımızı Kürt-Türk diye ayırt edebilir misin? Bölücü zihniyetlerin ürünü o cümleleri, acaba burada da kullanabilir misin?” diye sormuştum...
Kurtların sessizliğiydi dağdağalı gözlerden yansıyan!.. Susmuştum...
***
Öncelikle; gerçeklerle yüzleşircesine elimizi vicdanımıza koyup, kangrenleşmiş yarayı teşhis maksatlı kendimize “Türkiye’de Kürtler var mıdır, yok mudur?” sorusunu sormamız gerekir.
Sanıyorum ki; siyasi çıkar kaygılarından uzak akl-ı selîm insanların cevabı “Evet” olacaktır.
Ardından, tedavi yöntemlerinden en sağlıklı ve en güvenilir olanını seçmemiz lazım:
BİR: Tüm Kürtleri kesmek, öldürmek ve yok etmek... Bu olası mı? Elbette değil...
İKİ: Kürtlere toprak vermek ve sınırları ayırmak... Yani, Ülkeyi bölmek... Bu mümkün müdür? Kesinlikle olamaz... Düşünmek bile zûl’dür... Atatürk ve Aziz şehitlerimizin emaneti vatan topraklarımızda Ayyıldızlı bayrağımız ebedi dalgalanacaktır. Dost düşman bile ki; mücadelemiz son nefes, son nefer kalıncaya kadardır...
ÜÇ: Hep birlikte huzur ve barış içinde yaşamanın yollarını aramak...
İşte; zannımca, fikir üretilmesi ve çözüm getirilmesi gereken nokta burasıdır...
***
Muhakkak ki; yaşanan acılar büyük, yaralar derinden...
Bir kere karşılıklı güven sarsıldı, taşlar oynadı yerinden...
Nice ateşler düştü anaların yüreğine, kaç yıldız kaydı kör karanlığın çeperinden...
Ancak; bu kan, bu gözyaşı ve bu şer ittifakı kirli savaş kardeşliğin kaderi değildir!..
Dert bizde, evvel Allah derman bizde... Uluların yüzakı sevgi, saygı, hoşgörü bizde...
Adalet duygularıyla yoğrulmuş asil genlerimizin merhem olacağına inanıyorum...
Çözülmezse ne mi olur? Değil kızıl elma hayali, kuru soğana bile muhtaç olunur…
Unutmayalım ki; başkalarına yaşam hakkı tanımayanlar, yaşam şansı bulamaz!..
Sağduyu ile sorunu etraflıca düşünmek ve kalıcı çözümler geliştirmek dileğimle...
Ali YAŞAR
alicanyasar@gmail.com
ETİKETLER :