Keşke işgal kuvvetleri olsaydı
Genel Yayın Yönetmenimiz ve Başyazarımız Naif Karabatak 12 Eylül 1980 darbesini konu alan bir yazı kaleme aldı. İşte Karabatak'ın Yazısı...
Demokratik açılımın konuşulmaya başlandığı zamanlarda, halkı “iki tercihten birisini kabule” zorlayanlar görüldü. Bu “ya ekmek, ya özgürlük”tü…
Oysa ekmek çok kolaydı. Kuş vurabilir, yabani hayvan avlayabilir, balık tutabilirdin. Ama esir olduğunda, her gün boğazına düğümlenen bir lokma ekmeğin hiçbir faydasını göremezdin. O ekmek, sana mutluluk vermez, sevgisiyle seni sarıp sarmalamazdı. O nedenle her zaman özgürlüktü, illa da özgürlüktü…
88 yıllık Cumhuriyetimiz boyunca da bizi bu iki tercihten birisine zorladılar ve hep ekmeğin galip gelmesi için “otorite” kurdular…
Huzuru bozanlar, sokakları kan gölüne çevirenler, işkence edip, insanların onuruyla oynayarak öldürenler ya da sakat bırakanlar, bir süre sonra “kurtarıcı” gömleğini giyerek ortaya çıkmaya utanmıyorlardı…
Her seferinde “keşke işgal kuvvetleri gelseydi” diye iç çeken aklı başında insanlar ortaya çıktı. Yapılanın insanlığa sığmadığını haykırdı ama yıllar sonra…
Tıpkı 2006 yılından bu yana Ergenekon’la yapılan mücadele gibi…
***
O Sabah
12 Eylül sabahıydı, henüz 16 yaşında bir gençtim ve işe gireli de henüz 6 gün olmuştu. Sabah kalktığımda YSE Müdürlüğü’ne gidecektim. Ancak polis araçlarından yapılan anons, “ordunun yönetime el koyduğunu” söylüyordu. Bu el nasıl bir şeydi, nasıl koymuş, nereye koymuştu, henüz bilecek yaşta değildim.
Annemin telaşıyla uyandım. Hepimizi uyandırmadan önce bahçeyi kazmaya girişmişti. Çocuklarını korumaya çalışan anne içgüdüsüyle kazmayı toprağa sessizce vuruyordu. O tantanaya uyandık, ağabeyim ve kardeşlerimle birlikte…
Annem telaşlıydı, “ihtilal olmuş” deyip, ağabeylerimin kitaplarını gömmek için çukur eşiyordu. Okuması olmadığından da, o zaman liseye giden ağabeyimin ders kitapları da define niyetine gömüyordu…
Sokağa çıkmak yasaktı. Ekmeklerin evlere dağıtılacağı söyleniyor ve kimsenin burnunu dışarıya çıkarmaması isteniyordu…
6 gün önce işe girmiştim ama o gün zorunlu olarak izinliydim. Ne zamana kadar süreceğini bilmek de mümkün değildi.
O zamanlar, Akıncılar’ın gençlerindeydim. Yasadışı hiç bir şeyimiz olmamıştı ama “yasadışı” bir şekilde yönetime el koyanların yasası başkaydı. Yasağı masağı dinlemeyip, Yavuz Selim Mahallesi’nden, Kap Cami’ye kadar köşe bucak saklanarak gittim. İsmini şimdi hatırlayamadığım bir arkadaşımı da evinden alarak, süzülür gibi ikinci kattaki Akıncılar Derneği’ne girdik.
Neyi imha edeceğimizi de bilmiyor, neyden korunmamız gerektiğini de kavrayamıyorduk. Sağa baktık, sola baktık, çekmeceleri kurcaladık ama yok, biz neyi imha edecektik?
Kendimizce birkaç evrakı, afişleri, bezleri toplayıp, dışarıda çöpe atarak, aynı sessizlikle evlerimize süzüldük ama bir ton fırçayı da evlerimizde, annemizden, babamızdan yedik…
***
Bomboş sokakları yönetmek
Bomboş sokakları yönetmek ne kadar kolaydı. Tımarhaneden birisini çıkarıp, devlet başkanı yapsanız, ancak bu kadar kolay idare edebilirdi…
Netekim, idare edebildi de…
Kuzu haline getirilmiş, ödü koparılmış, onur ve şerefiyle oynanan koca bir milletin “başımızdan defolup gidene kadar” kızılcık şerbeti içmeyi göze almışlardı…
Tabii bu arada “fişlenenler” vardı. Zaten uzun süredir şartları “olgunlaştırmak” için kimin nerede, ne yaptığını çok iyi biliyor, kendi yönlendirmelerinden dolayı da eliyle koymuş gibi bulacaklarını biliyorlardı.
Ve başladı zulümler, tutuklamalar, işkenceler, ölümler, kaybolmalar…
Görevinden alınanlar, aç ve sefil bırakılanlar, sürgün edilenler, bir daha dönemeyenler…
Dışkı yedirilenler, çırılçıplak soyulup köy meydanında teşhir edilenler, tecavüz edilenler, gözü önünde ırzına geçilen genç kız ve kadınları seyre zorlananlar…
Bütün bunları yapanlar işgal kuvvetlerinin askerleri değildi. Bu milletin bağrından çıktığı söylenen Türk Silahlı Kuvvetlerine mensuplardı…
Cumhuriyeti koruyup kollama adına yönetime el koymuşlardı. Radyodan sinir bozucu sesiyle halkına(!) hitap eden, siyah beyaz televizyonda halka şirin görünmeye çalışan Kenan Evren, yanına aldığı kendisi gibi düşünen birkaç omuzu kalabalıkla birlikte öyle söylüyordu…
Adına ne derlerse desinler, kendilerini nasıl ifade ederlerse etsinler, neyi koruyup kolladığı saçmalığına sığınırlarsa sığınsınlar, askerin yaptığı her darbe, halk hareketi değil, halkın yararına değil, bizzat halkın ta kendisine karşı yapılan bir harekettir. Demokrasiye ihanet ve millete zulümdür.
Kendi halkına zulmediyor, işkence yapıyor, bütün onur kırcı hakaretleri kendi insanına reva görüyorlardı. Yurdu işgal etmiş gibi en ücra noktalara kadar görevlendirilen yeni yetme subay ve astsubaylar, elindeki silaha güvenerek her türlü adiliği yapıyor, gözü dönmüş gibi sağa sola saldırıyorlardı.
***
12 Eylül’de Seminer Notuydu
Ergenekon’a inanmayanlar, onların “seminer notu” dediği adice planların uygulandığını gördüklerinde iş işten geçmiş olacaktı.
Unutulmasın ki, 12 Eylül’de bir zamanlar seminer notuydu…
Ama o notlar, bir milletin paranoya yaşamasına neden oldu…
O notların zulmüyle bir terör örgütü doğdu, 30 yıldan fazla bir süredir baş edilemiyor.
O notlar sayesinde kendi devletine düşman, kendi milletine hasım insanlar ortaya çıktı.
Keşke o gün yurdumun her köşesini işgal eden kendi ordumuz değil, işgal kuvvetlerinin ordusu olsaydı. Hiç değilse kanımızın son damlasına kadar çarpışarak, onları imha etmeyi göze alabilirdik…
Hiç değilse 30 yıldır bu paradoks içinde kıvranıp durmazdık…
Naif Karabatak
12 Eylül 2011
ETİKETLER :