Naif Karabatak yazısı...
Acının rengi olmaz…
Dünyaya gözlerini açtığında, birinci dünya savaşı patlak vermişti. Herkese yetecek dünyada, anlamsız bir savaşta, hırsın, hiddete dönüştüğü, insanların hayvanlaştığı, bütün adiliklerin yapılabildiği bir zaman dilimiydi…
Ülkeyi yönetenlerin kendi iktidarının devamı için gençleri bile bile ölüme saldığı ve 16 milyondan fazla askerin öldüğü, yaralandığı, sakat kaldığı bir savaşın ayak seslerinin duyulduğu zamanda dünyaya gözünü açmıştı.
O günden sonra hayatından ne savaş çıktı, ne yoksulluk, ne yoksunluk, ne de acı. Biri bitip, bir diğeri başlayan savaşlarda çok acı gördü. Sürgünler yaşadı, darbelerde acı çekenlerin gözyaşlarını sildi. Kıtlıklar, baskılar, zor yaşam koşullarıyla bir ömür tüketti, bir asrı devirdi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yönettiği bir ülkede doğmuş, cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmiş, savaş ve darbelerle ömür geçirmiş, anlamsız bir kavganın ortasında evladını yitirmişti…
Ne günler görmüştü…
Devletin görmediği, görse de elini uzatmadığı bir yerde yaşam mücadelesi veriyordu…
Eşi onu sırça sayarlara gelin etmemişti, çocukları yalılarda ikamet edecek bir kazanca sahip olamamışlardı…
Uzaklardaydı, çok uzaklarda yaşıyordu. Hem gözden uzaklarda, hem gönülden uzaklardaydı…
Yolu olmayan, suyu gelmeyen, okulu bulunmayan, devletin şefkatli kollarının uzanmadığı/uzanamadığı bir yerdeydi…
Yıllarca kendi halkına “düşman” gözüyle bakan yöneticiler görmüştü.
102 yaşındaydı…
Görmüyordu, duymuyordu ama bir evladı vardı. Nerede olduğunu bilmezse de, sarılamazsa da. Yaşlanmış, kötüm olmuştu. Desteksiz ayakta duramıyordu, destek olan ise yoktu…
Gün geldi, oğlunun “terörist” olduğunu duydu, acısını yüreğine gömdü, oğlundan haber bekledi…
Ve bir gün ölüsünü getirdiler…
Evladıydı onun…
Yapılan kavganın ne olduğu umurunda değildi, kimin vurduğu, niye vurduğu da onu ilgilendirmiyordu…
O canını kaybetmişti, tek tutunacak dalı gitmişti, duvarı yıkılmıştı…
Mevlit okutup, ruhuna armağan etmek istedi…
Tefeciler, milletin kanını emenler öldüğünde, anne ve babası mevlit okutabiliyordu…
Darbe yapıp, koca bir millete acı çektirenler de öldüğünde cenazesi musalla taşına konuyor, törenlerle defnediliyordu…
Sonra mevlit okutuyorlardı, darbeci için, gözü yaşlı yakınları…
Namussuzlar, kapkaççılar, hırsızlar, rüşvetçiler, çocuk tacirleri, beyaz kadın ticareti yapanlar, zehir satanlar, kerhane işletenler, her türlü melaneti yapanlar için de bu değişmiyordu…
O zaman kendi oğlu için de mevlit okutabilirdi…
Onun evladıydı, canıydı, kanıydı...
Niye kavga ettiğini de bilmiyordu…
Ergenekoncular için de terör örgütü diyorlardı, PKK için de…
Birisi devletin içinde öbeklenmiş, bir diğeri dağa çıkmıştı…
Ama olsun, bu defaki farklıydı, oğluydu, kendi canından birisiydi…
Dini görevini yerine getirmeli, günahlarının affı için dua etmeliydi…
Ve sonunda düşündüğünü yaptırdı…
Oğlu için mevlit okuttu, her anne gibi…
Mevlit bitti. Yaşına başına bakmadan, acısını bir türlü anlamadan alıp götüreceklerdi ama götürülecek gibi değildi…
Evinde ifadesini aldılar…
Tatvan Cumhuriyet Savcılığı “Terör Örgütü propagandası” yaptığına kanaat getirmişti…
Sonra suçunun büyük olduğuna inandılar ve Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nda sürdü mahkemesi…
Özel yetkili savcılar eliyle görülüyordu dosyası, demek ki büyük bir suç işlemişti…
O, sadece ama sadece oğluna son görevini yapmıştı…
Acının kimliği yoktu, acının rengi olmaz, kokusu duyulmazdı…
Gözyaşları her yerde berraktı. Her acıdan sonra süzülüp giden yaşlar, aynı renkteydi…
Dünyanın her yerinde böyleydi, Bitlis’te de böyle olmalıydı…
Oğluyla dağa çıkmamıştı, oğlunun dünya görüşünün ne olduğunu bile bilmiyor; neye inandığından, neye hizmet ettiğinden bile haberi yoktu…
Ama propaganda yapmıştı…
Merhum Süleyman Çelebi’nin yüzyıllardır dilden dile dolaşan, Peygamberimizin doğumunu anlatan Mevlit’i, bir kez daha okutmuştu ama meğer terör örgütünün propagandasını yapmıştı da haberi yoktu…
Oysa benzer bir terör örgütü daha vardı; Onun avukatı olmanın “onurunu” duyan parti genel başkanları bulunduğu bir ülkede yaşıyorduk…
Onun için “yemin etmeme” andı içenler vardı. Birisinin “terör örgütü iyiydi”, bir diğerinki“kötü.”
Onlar değil ama 102 yaşındaki Lalihan Akbay, terör örgütü propagandası yapmış, ölen oğlu Rauf Akbay için mevlit okutmuştu…
Suçun büyüğü buydu işte…
11 Temmuz 2011
ETİKETLER :
Naif Karabatak Acı Mevlid Dünya